13/6/2006 - AB ve IMF!
Neden AB? Neden IMF? Birbirlerinden farkları ne? Yok aslında birbirlerinden farkları... Bakar mısınız üzerimize oynanan oyunlara... Nereye kadar ey halkım? Nereye kadar daha çekeceğiz bu teraneleri...
Kimse çıkıp da diyebiliyor mu? Sözlü de olsa deklare edebiliyor mu? AB'ye girince şunlar şunlar olacak! Hayır asla! Bu ülke insanları aptal, cahil bellemişler ya! İnanın bu kadar ağzımıza bal çalmaya bile tenezzül etmiyorlar... İşte dört koldan yaptıkları...
Karşılığı kan olan, can olan vatan toprakları para karşılığı satılmakta...
Devletin elinde bulunan tüm gelir getiren kaynaklar çoktan satıldı bitti...
Paraları da yine IMF’e borçlarımızın faizleri olarak gitti bile...
Nerde yeni iş alanları, nerde iş kapısı?
Ne iş var, ne kapı...
Emekli olabilmek için önce iş sahibi olmalısınız... Ya kendi işiniz olmalı ya da bir işyerinde ücretli olarak çalışmalısınız ki primleriniz düzgün ödensin... Aldığınız ücret de ortalama bir yaşam kalitesi sağlamalı ki sağlığınız da sürdürebilmeli bu arada yeni sağlıklı kuşaklar da yetiştirebilmelisiniz... Bunu sağlamak içinde sağlıklı bir iş ortamının sağlanamsı gerekir. Bunu sağlayacak sivil toplum kuruluşları da sendikalardır. Nerde sendika, nerde sendikal haklar? Siz sendikalı mısınız? Çevrenizde hiç sendikalı çalışan var mı? Sendika ne işe yarar bilir misiniz? Sendikası olmayan bir işçi derede yuvarlanan bir çakıl taşı gibidir... Ufalana ufalana yaşlanır gider! Bu ülke gerçeklerinde yaşayanlar bilir ki insanlarımızın 65 yaşına kadar verimli olarak çalışabilmesi o kadar da kolay değildir... Kişi zorunlu ya da istekli de olsa öncelikle bu kadar genç nüfus varken kim daha verimi düşük yaşlanmış bir insanı çalıştırır... Türkiye'de iş güvencesi var mı? İş güvencesi olmayan bir ortamda insanları 65 yaşında (o da yeterli primini ödeyebilmişse)emekli etmek nasıl bir beyin yapısıdır? Bu uygulama Türk halkıyla alay etmektir. Bakın bugün bizim emeklilerimizin durumlarına... Daha maaşları ilk gününden ellerinde erir gider. Bir de AB emeklilerine bakalım... Adamları kafileler halinde turlarla ülke ülke gezerken görürüz... Bizim emekliler banka kuyruklarının olduğu günlerde zorunlu olarak sokağa çıkabilmektedirler ancak! Onlarsa hem gençliklerinde hem de ömrünün en yorgun dönemleri olan emeklilik yıllarında yaşamın tadını çıkartmaktalar. Bizim utanmaz politikacılarımız bir de hala çıkıp karşımıza gelişmiş ülkelerdeki emeklilik yaşını örnek gösterirler. Bu alay etmek değildir de nedir?
Hadi iş alanını geçelim...
AB'nin de umurunda değil zaten... Onların derdi Güneydoğu! Vay efendim orada sorunlar varmış, onları halletmek gerekmiş...Ne sorunları varmış bu Kürtlerin acaba? Bana sorarsanız Kürtlerin kendisi asıl sorun....Töre cinayetleri kimim ürünü! Kumalık kimin? Kız çocuklarını mal gibi gören bir beyin yapısı... Onları okutmayan parayla satan beyin? Kapkaç terörünün sahipleri... Küçük çocukları büyük kentlere kaçırıp burada zorla kapkaç yaptıranlar, kadınları, küçük kızları pazarlayanlar... Daha yetmedi ... Bu ülkeye bir şekilde düşmüş gelmiş Rus kızlarını satanlarda yine bu Kürtler... Çeşitli türlü tarikatlarla insanları dinsel mezhepsel ayrılıklara sokan da yine Kürtler. Türkiye'de bir KÜRT SORUNU var! Ama sorun onların değil, bizzat kendileri sorun! Ama AB'nin parçala- böl amacına çok uygun bir kumaş bu Kürtler... E adamların yediklere kaba etmeleri de doğaları gereği... Kendilerine el uzatan devletlerine yaşadığı toprakların askerlerine kurşun sıkacak kadar şerefsizler nerden besleniyorlar? AB'leri ABD'leri ... onları aç açık silahsız bombasız bırakır mı hiç?
Kıbrıs gitti gidiyor! Ülke toprakları talan edilircesine satılıyor! Sattım, satarım diyenlere devlet bırakılmış... Bizler izliyoruz... Adamlar devletin en sağlam kalmış birimlerine yargı organlarımıza ellerini kollarını sallayarak giriyor, devletin yargısına kurşun sıkıyorlar... Bizler izliyoruz...
RTE konuşuyor:-Türban!
Baykal:-????
Hâlâ çözemedim! Baykal ne diyor? Kime hizmet ediyor!
Sokaklar çarşaflı sarıklı dolu... Küçücük bebelerin başlarında takke çarşaf... Polis Taksim'de kılık-kıyafet yasasına aykırı diyerek bir kaç kişiyi gözaltına almış! TC yasaları kılık-kıyafet yasaları yalnızca Taksim'de mi geçerli? Birileri bizle fena halde dalga geçiyor... Bizlerden bil bile bizlerle dalga geçilmesini izliyoruz... Buna sabır mı demeli? Yoksa?
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
18/5/2006 - Ankara'nın taşına bak!

ANKARA'NIN TAŞINA BAK!
GÖZLERİMİN YAŞINA BAK!
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
10/5/2006 - Tam metin Selânik hatırası...
Oh be! Ne güzel bir yazı!
Emin Çölaşan'dan...
Tam metin Selanik hatırası!
(Bu kez sansürsüz)
SEVGİLİ okuyucularım, cumartesi günkü yazımda sizlere Fethi Dördüncü’nün Selanik’te, Atatürk’ün doğduğu evi ziyaret ettiği zaman ziyaretçi defterine yapıştırdığı yazıyı iletmiştim.
Aradan aylar geçmiş, Recep Tayyip Erdoğan aynı ziyareti yaparken defterde bu yazıyı okumuş ve korkunç sinirlenmişti. Gazetelerde çıkan fotoğrafları da bu sinirlenme olayını kanıtlıyordu.
O aşamada birkaç poz resim alınmış, olay belgelenince gazeteciler derhal salondan çıkarılmıştı.
Recep Tayyip Erdoğan ya da yanındakiler, Fethi Dördüncü’nün yazısını ziyaret defterinden koparmışlar, yırtıp almışlardı.
Cumartesi günü o yazıyı, belli yerlerini "sünsür ederek" burada yayınlamıştım. Pazartesi günü yapılan Bakanlar Kurulu toplantısı sonrasında hükümet sözcüsü Cemil Çiçek o yazıyı okudu, Türkiye’ye duyurdu!
Ekranda izlerken kulaklarıma inanamıyordum. Demek ki Bakanlar Kurulu toplantılarında bunlar konuşuluyordu!
Cumartesi günü "sansür ettiğim" metni yayınladım. Üç gün boyunca -abartarak yazmıyorum- binlerce okuyucum yazılı ve sözlü başvuruda bulundu:
"Sansürsüz metnin tamamını lütfen bana iletin."
Şimdi olay yaratan ve Cemil Çiçek tarafından açıklanan metni okuyun, merakınızı giderin, arşivinizde bulunsun.
* * *
"17 ekim 2005-Selanik. 19 Mayıs 1881 pazar günü Selanik’te o zamanki ismiyle Koca Kasımpaşa Islahhane caddesi üzerinde evde Tanrının bir hediyesi olarak mübarek vücudun dünyaya bir güneş gibi arz-ı endam ettiğinde, yeryüzü Nurlara gark oldu (boğuldu), yeniden hayat buldu, insanlar ısınıp kendilerine geldiler. Ben de bugün 5. defa buraya huzurunuza gelme mutluluğunu tattım.
Aynı güneş 38 yıl sonra yine bir 19 Mayıs 1919 pazartesi günü Samsun’da doğup ışınlarını bütün Türkiye’ye yaydı. Atam, o mübarek varlık, Tanrı tarafından gönderilmiş olan sendin.
Dört yıl gibi kısa bir zamanda yedi düvel düşmanları mağlup ederek muasır (çağdaş) medeniyetler seviyesine çıkardığın Türkiye’nin ve Türk milletinin üzerine, (Tanrının zatı alinizi (yüce kişiliğinizi) yanına aldıktan 64 yıl sonra, milletin dini duygularını yıllarca sömüre sömüre bir AKP çöreklendi.
İslamiyeti bir kalkan gibi kullanan bu insanlar hakikatte kafir. Hazreti Muhammet sakalı şerifini yerinden kaldırdılar, Atatürk havalimanına getirip Dubaili Arap’ın gözüne girmek için sattıkları İstanbul’un en güzel yerlerinden vazgeçmesin diye Muhammet’i bile oyuncak yaptılar. Bunların din anlayışı bu. Hepsi kafir.
Zamanınızda Osmanlı’ya ait dış borçları ödediniz. R. Tayyip hükümeti nesiller boyunca altından kalkamayacak şekilde borç altına girmekle kalmadı. Mağlup ettiğiniz devlet ve hükümet başkanları (sizin) ayağınıza gelip saygılarını bildirirken, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Avrupa ve Amerika’nın uşaklığını yapıyor.
Türkiye’nin maliyesi IMF ve Dünya Bankasının elinde. Dış siyaseti Amerika, iç siyaseti de Brüksel’den (AB’den) idare edilmeye kadar düştü.
Tayyip kendisi uşak olduğundan, Türk milletini de uşak yapmak istiyor ama muvaffak olamayacak.
Uşaklığını yaptığı Amerika’da ev de satın aldı. Her yaptığı gayrimeşru iş gibi, güya oğlu almış!
R. Tayyip Erdoğan hükümeti, başta kendisi olmak üzere bakanları, AKP milletvekilleri, hayatları boyunca Atatürk ilke ve devrimlerini ve Cumhuriyet idaresini ortadan kaldırıp Hilafet devleti kurma çabasındalar.
Ayrıca amaçları, en çok korktukları Türk ordusunu zayıflatıp iş göremez hale getirmektir.
Ruhlarında uşaklık ve kölelik taşıyan bu güruh (topluluk) emellerinde muvaffak olamayacakları gibi, aslında hükümet üyeleri hırsız, sahtekar, kafir, görevi kötüye kullanan, Uzakdoğu’da otel köşelerinde, Avrupa’da kimsenin haberi olmadan memleketi satıp doymayan aç gözleri yalnızca hırsla küplerini doldurup memleketi satan Vatan Hainleri olduğundan, maksatları kursaklarında kalıp, tüyü bitmedik yetimlerin haklarını yiye yiye sürünüp, bir gün defolup gidecekleri yakındır.
Şahadetini (tanıklığını) her zaman olduğu gibi Türk milletinin ’zekidir, çalışkandır’ buyurduğunuz insanlarından esirgeme Atam. M. Fethi Dördüncü."
Başbakan’a Atatürk’ün doğduğu evde sayfa yırttıran, sinir sistemini altüst eden yazılı metin işte bu!
Şimdi Dördüncü’yü topluca mahkemeye vereceklermiş. İyi de, hiç kimsenin bilmediği metni Dördüncü değil, kendileri açıkladı! Türkiye’nin gündemine onlar getirdi!
Emin Çölaşan 10 Mayıs 2006 Hürriyet Gazetesi
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
5/5/2006 - YETER ARTIK!
ARTIK YİRMİLİK FİDANLARIMIZ PKK'YI KESMİYOR! ÇOÇUKLARA, BEBEKLERE DADANDILAR. HAKKARİ'DE SERVİS ARACI GEÇERKEN BOMBA PATLATTILAR.
BU OLAYA EN SERT KINAMAYI ADAMA GİBİ ADAM CUMHURBAŞKANIMIZ AHMET NECDET SEZER YAPTI. LANETLEDİ! YA BAŞBAKAN NE YAPTI! TIS YOK! TÜRBANA, ARABİSTANA GELİNCE KÖPÜKLÜ KÖPÜKLÜ KÖPÜREREK AĞZINA GELENİ SÖYLEYEN KABADAYIMIZIN YERİNDE YELLER ESİYOR! KENDİSİNDEN DE TERÖR MAĞDURLARININ LEYHİNE ANLAMLI BİR MESAJ VERMESİ DE ZATEN BANA İNANDIRICI GELMEZ BU SAATTEN SONRA! SEN KALK TERÖRİSTRLERİ, TERÖRİSTBAŞINI NASIL KURTARACAĞIM DİYE KAFA YOR, OKUL ÇOCUKLARINI ŞERİAT ÖZLEMLERİN DOĞRULTUSUNDA PARTİ KONGRELERİNDE KULLAN; ARDINDAN DEMOKRATİK(!) OL! OLMAZ, OLAMAZ!BU GEMİ BURAYA KADAR ARTIK KARAYA OTURDUK. CUMHURİYETİMİZİN KURTULUŞU İÇİN BİZE CUMHURİYETÇİ BİR KAPTAN GEREK!
|
|
Bağlantı
|
28/4/2006 - Artık zaman doldu gibi!
Başımızda bulunan yönetimden gına geldi artık! Ekran'ın karşısına her oturduğumda inanın midem bulanıyor! Hani derler ya! "kırdığı ceviz bini aştı" Tam bu iktidar için söylenmiş. Gerçi bunlar robot gibi beyinlerine programlanmış eylemlerini gerçekleştiriyorlar. Gün gün, sat saat... Adım adım ilerliyorlar... Yıllardır gözlerimizin içine bakarak bu noktalara geldiler. Kimse bunlara ses çıkarmadı hatta destek verdiler. İmamhatipleri, türbanlıları, kürtçeyi ve dahası kanlı töreleri bile savundular. 80'li yıllardan beri devletin tüm kadroları başta eğitim olamak üzere bu kökten dinci ve saidi nursiciler tarafından istilâ edildi . Ben İstanbul'da bir okul görmedim ki yöneticisi imamhatipli olmasın! Bu ne anlama geliyor? Bunun tek suçlusu olarak da bugünkü iktidar olduğunu söylemek abesle iştigâl! Gerçi işin mimarları o zamanlar Anap çatısı altında Özal marifetiyle çalışıyorlardı. Özal öldü, nefes alalım dedik; ne mümkün... Adamlar böcekler gibi.. Bir yok oluyor, diğeri türüyor. Sanki bir korku filminin içide yaşar gibiyim. Bir kabus görüyor gibiyim. Çocukluğumu nasıl da özlüyorum. Bizler küçükken daha çağdaş bir ülkede yaşayacağımızı zannederken bakıyorum da benim çocuklarım ve torunlarım bu gidişle daha da içinden çıkılmaz bir ortamda yaşayacaklar. Bu her konuda ehliyetsiz kişilerin elinde ülkenin geldiği duruma bakın! Sokaklarda türbandan, karaçarşaftan, sarıklıdan, pkklı teröristlerden geçilmiyor. Kendi devletimin çatısı altında güvenliksiz bir ortamda yaşıyoruz. Adamlar demokratik haklardan söz ederek "türbana özgürlük" nutukları atıyorlar! Neden (kadınların başlarına özgürlük !) istemezler kadınlar! neden bu kadınlar sıfır zeka düeyli erkelerin oyuncağı olmaya bu kadar gönüllüdürler! Neden bu olayın siyasi bir tavır olarak kullanılarak aslında kendi kadınlarına kızlarına işkence yaptıklarını görmezler. Bie anne baba düşünün bebeklikten başalyarak kızın başını örtüyor. Her yanını örtüyor. Bu yavru asla güneş görmeden büyüyor. Tanrım ne kadar korkunç! Bu işkence metodunu bu yavruya anası babası uyguluyor. Ve buna kılf olarak inacını öne sürüyor. Tanrının ona verdiği belki de vermediği aklı kullanmayı bceremiyor. Çünkü düşünmesini bilmiyor. Çünkü onada dah küçüklüğünden beri düşünmemeyi öüretmişler. Yalnızca karşısındaki insanların koyduğu kurallarla yaşaması emredilmiş. Bu günah! BU sevap! Soramamış, soramamış çocuk! Neden bu günah? Neden bu sevap? Büyüyünce de aynı role kendisi soyunmuş... Şimdi bu annelerin bu babaların çocuklarını kullanıyorlar taşeron olarak!Gün gelecek birileri onları da tasfiye edecekler, işleri bitince... Ya bizler neyi bekliyoruz? Zaman daralmadı mı?
|
|
Bağlantı
|
22/4/2006 - ULUSCA EGEMENLİĞİMİZE SAHİP ÇIKALIM!

|
|
Bağlantı
|
20/4/2006 - Yeni SOSYAL GÜVENSİZLİK YASASI....
Artık güvenliksizsiniz ey halkım!
YILMAZ ÖZDİL yazmış... Okuyun lütfen!
IMF istiyor... Bunlar dövüyor...
Bu millet, "kendi milletini sopalamayan" bir hükümet göremeyecek mi, ömrü hayatında?
Meclis'in önünde yaşanan rezalete bakın... Vekiller içerde. Hesapta "millet için" Sosyal Güvenlik Yasası çıkarılıyor. Millet dışarıda. Dayak yiyor.
Hem de öyle böyle değil... Polis yığmışlar, copların biri kalkıyor, biri iniyor. Havaya ateş açılıyor. Asker çağırmışlar, asker... Meclis Taburu'nu... Barikat kurup, siper almışlar. Ellerinde G3'ler.
Yuh be kardeşim...
Utanmasalar, F-16 uçuracaklardı, F-16... Çünkü "IMF istiyor" diye, öyle bir ucube çıkarmaya çalışıyorlar ki, anca silah zoruyla, dayak zoruyla kabul ettirebilirsin bu millete.
Örnek mi? 25 yıl çalışan bir işçi, şu anda 357 lira emekli maaşı alıyor. Yasa çıkınca? 299 lira alacak. 25 yıl çalışan bir memur, şu anda 525 lira emekli maaşı alıyor. Yasa çıkınca? 382 lira alacak.
Diyorum ya. Anca sopayla kabul ettirirsin...
Üstelik, bu yasada "IMF emri" olmayan maddeler de var. Fırsat bu fırsat ya... Sokuşturuvermişler araya.
"Üniversite mezunu" 25 yaşından büyük kızlar, 2007'den itibaren annebabası üzerinden sağlık karnesi alamayacak. Bak sen... Peki "üniversite mezunu olmayan" kızlar? Onlar alacak.
Başka? "Üniversite mezunu" kızlar, evlenip boşanırsa, annebabası hayatta olsa bile, sağlık hizmetinden faydalanamayacak. Peki "üniversite mezunu olmayan" kızlar? Onlar faydalanacak.
Yani, diyor ki bu yasa: "Kızları okutmayın..." "25'inden önce evlendirin." "Boşanan ayazda kalır..."
E görürsünüz siz, ilk seçimde kim kimi sopalıyor...
YILMAZ ÖZDİL Sabah 20 Nisan 2006
|
|
Bağlantı
|
18/4/2006 - Yok edilen Köy Enstitüleri....
Evet gerici, yobaz zihniyetlerin Türkiye Cumhuriyeti'nin kalkınıp gelişmesini istemeyen dış güçlerle(!) ortak hareketleri sonucu imha(!) edilen Köy Ensitüleri'nin kuruluşunun yıldönümüydü dün! Bir ölüyü anıyorduk... O'nun ölümünün ardından gerici güçler tüm güçleri ile ülkeyi bugünkü duruma getirdiler... Onlar kına yaktılar, bizler ağıt! Abbas Güçlünün köşesinden alıntıladığım yazıyı yayınlıyorum Köy Enstitüleri'ni kısaca anlatmak için...
Gün olacak devran dönecek; bir gün kurtuluş marşları söyleyeceğiz!

Köy Enstitüleri hiç unutulur mu?
17 Nisan'larda aklıma hep Köy Enstitüleri gelir. Çünkü onların kuruluş yıldönümüdür. Aradan yüzlerce yıl geçse de eğitime gönül verenler, 17 Nisan'ları hep hatırlayacaktır. Köy Enstitüleri, eğitimde bir çığır açtı. Yüzyıllardır unutulan Anadolu halkının güneşi oldu. Köylüsü, kasabalısı, onlar sayesinde okul ve öğretmen yüzü gördü. Onlar sayesinde zincirleri kırıp doktor, mühendis, öğretmen oldu. Köy Enstitüleri, aydınlanmanın sembolü iken karanlık kafalılar yüzünden yok olup gitti. O karanlık kafalılardan bazıları, Köy Enstitüleri'ni kendi arka bahçeleri yapmaya kalktı, bazıları da oturup düzelteceklerine kapılarına kilit vurdu. Oysa oradaki heyecan çok farklıydı. Köy Enstitülülerin anılarını zaman zaman okurum. Keşke çoğaltılıp göreve yeni başlayan öğretmenlere el kitabı olarak dağıtılsa. Şu anda elimde kendisi de bir Köy Enstitülü olan Nedim Menekşe'nin Köy Enstitüleri Gerçeği isimli kitabı var. Bir anılar yumağı. İmece usulü hazırlanmış. Tıpkı okullarında olduğu gibi. İşte kitapta yer alan anılardan bazı satırbaşları: "Kuruluş yıllarında enstitüler bir şantiye alanıydı sanki. Temeli atılan her bina bitmeden ikincisinin temeli atılırdı, o yarıya çıkmadan üçüncüsünün inşaatı başlardı. Bu nedenle çok çimento harcanıyordu. O zaman çimentoları en az 4-5 kattan oluşan kâğıt torbalar korurdu. Bu torbaları yırtmayarak itinayla keser ve temiz taraflarını katlayarak defter yapardık. Bu dönemlerde öğrencilerin hemen hepsi çimento torbalarından yapılan bu defterleri kullanmıştır. Çünkü harp yıllarıydı... Yusuf Asıl" "Köy Enstitüleri'nde hayat sabah saat altıda, dan dan dan diye çalan kalkma kampanasıyla başlardı. Nöbetçi öğretmen, nöbetçi öğrenci başkanıyla bütün yatakhaneleri dolaşarak öğrencilerin kalkmasını sağlardı... Köy Enstitüleri'nde her şeyi yaparak, yaşayarak öğrenir, ezberciliğe yer verilmez, üreten, düşünen, neden ve niçin sorularının cevaplarını araştıran kişilikli insanlar yetiştirilirdi... Kamil Emiral" "Köy Enstitüleri binlerce köy çocuğu gibi benim de kaderimi değiştirdi. Kapkaranlık dünyamda hiç umamadığım zamanda bir pencere açarak hayatıma yön verdi. Bu bakımdan Köy Enstitüleri deyince ilk aklıma gelen, bizi aydınlığa götüren bir yol. Çalışmalarımız kültür, sanat ve tarım alanlarında devam ediyordu. Bir taraftan da İkinci Dünya Harbi'nin getirdiği yoklukla savaşıyorduk. Ekmeğimiz sınırlıydı. Binalarımızı kendimiz yapıyor, tahılımızı, sebzemizi, balımızı, etimizi, kendimiz üretiyorduk. Çok yoruluyorduk ama meydana gelen eserleri ve üretimi gördükçe yorgunluğumuzu unutuyorduk. Öğretmenlerimizle kardeş gibiydik. Tüm alanlarda kendimize yetecek ve çevreye örnek olacak şekilde yetiştirildik. Hayatta karşılaştığımız problemleri çözmede hiç zorluk çekmedik. İyi niyetle hiçbir karşılık beklemeden millete ve devlete olan borcumuzu ödedik... İhsan Yüce" "Köy Enstitüleri sadece öğretmen yetiştirmiyordu; köylerde görev yapacak sağlık memurları ve ebeler de yetiştiriyordu. 3. sınıfı bitirenler sınavla sağlık kollarına ayrılabiliyordu. Ben de sağlık kolundan mezun oldum. Yıllarca köylerde görev yaptım. Hayatımda hiç kimseden para istemedim. Bu yüzden adım "para almayan sağlıkçı"ya çıktı. Veysel Alkan" "İlköğretim meselesinin bir demagojiye kurban edilmemesi için bütün kuvvetimizi kullanacağız. Öldüğüm zaman Türk milletine miras bırakacağım iki eserden biri Köy Enstitüleri'dir. İsmet İnönü" Özetin Özeti: Köy Enstititüleri, 17 Nisan 1940'da kuruldu. 4 Şubat 1954'te de tarihe karıştı. Eğer siyasete kurban edilmemiş olsalardı, bugün çok farklı bir Türkiye olurdu. Onlar üreten, sorun çözen, düşünen, sorgulayan, yöneten insanlar yetiştiriyordu. Şimdikiler ise tam tersi. Yoksa bu bir siyasi tercih miydi!..
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
13/4/2006 - Ahmet Necdet Sezer'den Uyarı!
Sezer'den uyarı!
Sezer'den askere destek, Şemdinli iddianemesine eleştiri!

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Şemdinli iddianamesinin yargıdaki siyasallaşmanın örneklerinden biri olduğunu belirterek, iddianameyle Türk ordusunun hak etmediği bir tartışmanın konusu olduğunu söyledi. Harp Akademileri Konferansı'nda konuşan Cumhurbaşkanı Sezer, Türk ordusunu yıpratma girişimlerinin akılla ve yurtseverlikle bağdaştırılabilecek bir durum olmadığını savundu. Sezer, "ordunun itibarının korunması devletin asli görevlerinden biridir" diye konuştu. Yasama ve yürütme organlarının da yargının siyasallaştırılmasından özenle kaçınmaları gerektiğine işaret eden Cumhurbaşkanı Sezer, "yargı organlarının kuruluşu, çalışma ilkeleri, yargıçların seçimi ve özlük hakları gibi konularda yargıyı siyasallaştıracak yöntemlerden uzak durulmalıdır'' ifadesini kullandı. Yargının siyasallaştırılmasının yaratacağı sakıncalara örnek olarak Şemdinli iddianamesini gösteren Cumhurbaşkanı Sezer, ''Şemdinli'de dile getirilen savlar adalet duygusuna büyük zarar vermiş; Türk Ordusu'nu hak etmediği bir tartışmanın konusu yapmıştır'' dedi. Sezer, Şemdinli iddianamesinin adelete zarar verdiğini de sözlerine ekledi.
"İrtica kaygı verici boyutta" Sezer, konuşmasında irticai tehdidin kaygı verici boyuta ulaştığına da dikkat çekti, devletin ele geçirilmeye çalışıldığını söyledi. Cumhurbaşkanı Sezer, "irticai tehdit kaygı verici boyuta ulaşmıştır. İrtica, siyasete, eğitime ve devlete sızmaya çalışmakta, başta milliyetçilik ve laiklik gibi toplumun büyük kesimince özümsenmiş değerlerin yıpratılmasına yönelik etkinlikleri sistemli biçimde uygulamaktadır" şeklinde konuştu.
Türban tartışması Sezer, türban tartışmalarına da değindiği konuşmasında, kendisinin bu konudaki tutumundan dolayı eleştirildiğini hatırlattı. Cumhurbaşkanı olarak ettiği yemin gereğince laiklik konusunda taraf olduğunu belirten Sezer, Anayasa Mahkemesi'nin türban tartışmasını Meclis'e taşımayı siyasi parti kapatma gerekçesi olarak gördüğüne de dikkat çekti.
Terör eylemleri Sezer, terör eylemlerini de değerlendirdiği konuşmasında, bu olaylardan en çok zararı bölge halkının gördügünü söyledi. Sezer, isim vermeden Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir'i eleştirdi ve "demokrasinin olanaklarından yararlanarak yönetime gelen kimilerinin terör örgütü yandaşlığını andıran söylemleri, bulundukları konumla ve onları oraya getiren sistemin özüyle çelişmektedir" diye konuştu.
|
|
Bağlantı
|
|
Hakkımda
Türküm! Doğruyum! Çalışkanım!
Kategoriler
Arkadaşlarım
• babiali • ikibin6 • nazarlik
|